karakayık’a
Bir karakayık vardı; ata mirası. Neler gördü geçirdi asırlık ömründe. dört tarafı sularla kaplı, küçük karaya ne insanlar ne eşyalar taşıdı. Anlatacaklarımdan muhtemelen daha hüzünlü olan geçmişini bilmem, lâkin çok küçüktüm ben karakayığın yorgun gövdesiyle tanıştığımda.
Gölün azgın dalgalarında içerisinde oldum onun. Gölde azgın dalga olur mu deme, neredeyse Karadeniz’i aratmaz bizim burası. İşte o azgın dalgalarda karakayıkta olmak ayrı bir güven ve güvensizlik, gurur verirdi bir de. Güvenirdim, neler atlatmamıştı ki bu kayık, kimleri taşımamıştı içinde?! Tecrübeliydi, dayanırdı, bilirdi ve en başta da ihanet etmezdi sahibine; Mehmet Amca’ya. Ve yine güvenemezdim aynı zamanda: yorgundu, belki gücü tükenmişti, başka çaresi olmadan koyvermezdi kendini ama belki başka çaresi kalmamıştı… Ve gururluydum. Başka kayıklara da binerdim ama Karakayık başkaydı. Sebepsiz belki, belki de ata yadigârı diye, belki de çevredeki en görkemli kayık o diye…
Ata yadigârı bu kayık, Mehmet Amca’nındı şimdi: emmoğlunun. Bağa gider gelirdi onla, bizi gezdirirdi. Bakımını yapardı koca oğlanın. Severdi onu herhalde. Severdi muhtemelen. Pek konuşmazdı Mehmet Amca, ondan dolayı bilmem fakat bir yoldaş, bir dost hikayesiydi onlarınki. Az mı gölün ortasında başbaşa kaldılar, kimbilir; az mı dertleştiler… Yıllar geçti böylece. Karakayık tükettiği gibi eski sahiplerini, Mehmet Amca’yı da tüketti. Bir gün bağa doğru açılacaktı Mehmet Amca Karakayığıyla, fakat aniden fenalaşıverdi, düştü kaldı Karakayık’ın içine. Eh Karakayık eh! Sen dayandın da insanoğlu dayanamadı bunca yüke.
Şimdi dört sene geçti üstünden bu olayın. Mehmet Amca, yılların kayıkçısı felç şimdi. Ne konuşur, ne anlar, ne dinler oldu. Tekerlekli sandalyesinde geziyor ancak. Ama benim canımı en çok, bir zamanlar cambaz misali oradan oraya gezdiği o limanda, şimdi tekerlekli sandalyesiyle karşıdan öyle sessiz sakin, boş gözlerle Karakayık’a bakması yakıyor. Karakayık sahipsiz, salınıyor hiç bir şey olmamış gibi. İki eski dost birbirlerine dokunamadan karşıdan bakıyorlar. Yok hayır, Mehmet Amca konuşmuyor ama eminim anlıyor Karakayık’ı. Etrafına boş gözlerle bakıyor ama, Karakayık’a öyle değil.Nazlı sandalını belki sitemkâr, belki ufak nazirelerle süzüyor. O anlatıyor, Karakayık dinliyor. Mehmet Amca artık sadece Karakayık’la konuşuyor. Sessiz ve derinden…
He bir de unutmadan; meşhur oldu bizim Karakayık. Film çekeceklermiş bizim koca oğlanla. Adadaki en eski kayıkmış da ondan. Kara rengine bir kat daha boya attılar çatlakları da karardı. Limana aldılar, dışarı çıkartıp kuruttular, aldılar götürdüler sonra yine getirdiler, hâla bir şeyler yapıp duruyorlar. Son gürlüğü bu olsa gerek… Yakında insanlar ziyarete gelse onu, şaşmam. Filmdeki kayık der, geçerler muhtemelen. Kim bilir Karakayık’ın mazisini? Kim bilir onun yitik dostunu? Ve kim bilir onun kimleri eskittiğini?..
Hey gidi Karakayık, hey gidi koca oğlan! Suyun üstünden geçtiğin misalle geçtin insanların hayatından. Sen geçtin de insan geçemedi senden, geçemeden de göçtü bu diyardan. Keşke sen gibi boyun eğebilseydi hayatın getirdiklerine, yüreğini ferah tutaydı darlıkta ve hep aynı kalabileydi şöhret ona vardığında. Hey Karakayık hey… Bu da benim gözümden bir mazi olsun sana.
“07.2010″